Serin bir avludaki şadırvanın parıltılı sesini dinleyip nargilesini çekerken konuşmaya başladı yavaş yavaş: “Ebedi istirahatgâhına varmadan önce karar vermelisin, turist mi olacaksın yoksa bir gezgin mi hayat denen bu güzergahta…”
Küllerini güzel Europa‘nın üzerine savuran dev Eyjafjallajökull‘un gazabına aldırmayan Zeus güneydeki halklara güneşli bir gün sunarken, o topraklardaki yeni gezginlerden biri olarak aylaklık etmeye karar verdim ve yol ortağımla birlikte eski ayin ve pazar yerine vardık. Zihnimde org çalmayı seven bir bilgenin nadide eserlerinden birinden birkaç düşünce dolaşıyor, hayal meyal hatırladığım bir cümle ise aklımı kurcalıyordu: “Klasikler herkesin bildiği ama hemen hiç kimsenin okumadığı eserlerdir.”
500-600 yıllık taş binaların gölgesindeki dingin şekilleri takip ederek yürürken aklıma Vespucci‘nin ismiyle taçlandırılmış topraklarda yaşayan bir dostumun yarattığı eserler geldi. Yakut güzelliğindeki gelenekleri harmanlayan bu dostumun paylaştığı tınılar beni ‘carillon‘ denen dünyanın en büyük müzik enstrümanını biraz daha tanımaya sevk etmişti. Tüm bunların başlangıcı belki de aylar öncesinde tanık olduğum ve beni şaşırtıp sevindiren bir deneyime dek uzanıyordu: Tek bir nota ile, monoton olarak duymaya alıştığım kilise çanlarını bir anda çok tanıdık bir melodi icrası için kullanılırken duymuştum. Önce kulaklarıma inanamamıştım, ses hayaletleri bana bir oyun oynuyor sanmıştım ancak dinlemeye devam edince Verdi‘nin en meşhur eserlerinden birinin katedralin kulesindeki çanlardan çıkıp tüm meydanı doldurduğunu idrak edebilmiştim…
İnsan tüm kalbi ile bir çocuk gibi bir şeyi merak ederse acaba görünmez bir kuvvet alanı tarafından tıpkı demirin mıknatısa sürüklendiği gibi arzuladığı cevaplara ve heyecanlara doğru sürüklenir mi? Buna belki yer altındaki cinlerin dilini sökmeye çalışan gezginler bir gün cevap bulabilir ancak o güne dek ben bu soruyu göğsümdeki ocakta pişirmeye devam edeceğim ve dün başıma gelen olayı böyle anlamlandıracağım: “Gel bir bakalım şu ara sokaklarda neler varmış hele, belki güzel bir şeyler keşfederiz,” cümlesi dudaklarımdan döküldükten birkaç dakika sonra kendimizi 1500 yılından kalma bir binanın önünde bulduk. Şimdilerde müze olarak kullanılan binadaki serginin ismi içeri girmek için fazlası ile yeterli bir sebepti: ‘Klank van de Stad‘ yani ‘şehrin sesi’. 600 yıllık müzikal bir yolculuğa çıkmak o günkü planlarımda yoktu ama açık denizlere direnemeyen denizciler gibi ben de daha önce duymadığım seslerin cazibesine kapılmıştım bir kere. Müzenin sessiz sakin koridorlarına ilk adımlarımızı atarken az önce meydanda duyup kaydettiğim melodinin seslendirilmesinde kullanılmış olan ‘carillon’ denen enstrümanın burada yine karşıma çıkması belki de o kadar şaşırtıcı olmamalıydı. Yine de tıpkı bir ‘carillonneur’ gibi (küçük de olsa) bir ‘carillon’un başına geçip bir şeyler çalabileceğimi hiç düşünmemiştim.
Read the rest of this entry »




