RSS

Biyokimya ve nöroloji dersi gibi korku filmi: The Serpent and the Rainbow

25 Jun

Wes Craven’ın The Serpent and the Rainbow filmi Haiti’ye giden bir doktorun maceralarını anlatıyor. Doktorumuz “yerlilerin” kara büyüydü, zombiydi, vs. mevzuları için kullandığı bir kimyasalın, bir zehirin peşindedir. Tabii yönetmeni Craven olan bir filmde esas oğlan olacaksınız da başınız beladan kurtulacak, huzur içinde vakit geçireceksiniz, olmaz böyle bir şey. Craven yapması gerekeni yapıyor ve yakışıklı doktorumuz pişmek üzere olan ve daha da kötüsü bunun bilincinde olan bir tavuğun gerilimi ile yarışırcasına bir kabustan diğerine, bir korkunç durumdan başka bir rezilliğe koşup duruyor. Böyle olmasını istemiyor ama dünyanın o kadar da adil ve sevimli bir yer olduğunu kim söyledi ki!

Filmin asıl özelliği ise bir yandan korkuturken bir yandan da toplumsal mesaj verme kaygısı güdüyor oluşu. Sadece toplumsal mesaj kaygısı gütse iyi, bir de biyolojik mesaj taşıyor film. Şöyle ki…

Zombiliğe Giriş 101: Meğer bütün olay bir avuç tetrodotoxinde bitiyormuş. Şakası yok, dünyadaki en güçlü nörotoksinlerden yani zehirlerden biri. Sinir hücrelerindeki sodyum kanallarının deliklerine bağlanıyor ve sizi doğduğunuza pişman ediyor. Bu sevimli molekülün özelliği nedir peki asıl olarak? Kan-beyin bariyerini geçmiyor, yani bilinciniz kapanmıyor, zerre kımıldayamıyor, feci şekilde felç oluyorsunuz, etrafınızdakiler, doktorlar suratınıza, nabzınıza, ölçüm cihazlarına filan bakıp “a-aa ölmüş bu!” diyorlar ve siz bunları duyabiliyorsunuz! Eğer bir şekilde bakım altında tutulursanız bir süre sonra ölümden dönüyorsunuz (!) ya da öyle olmuş gibi algılanıyorsunuz. Uzun lafın kısası zombilik için gereken her şey bu pakette 😉

Eh, doktorumuzun da sevimli moleküle biraz maruz kaldığını söylemeye gerek yoktur herhalde. Diri diri gömüldükten sonra, hiçbir tıbbi bakıma maruz kalmadan nasıl olup da kendine gelebildiği ve çığlık atıp tabutu yumrukladığı ise “hikmetinden sual olunmaz yarabbi” kategorisinde (bkz. korku filmlerindeki mantık ilkelerine giriş 101).

Söz konusu molekülün macera peşindeki doktorlardan ziyade lezzet peşindeki masum Japonya ve Kore vatandaşlarına musallat olması, masaları süsleyen bazı balıklarda ve ahtapotlarda bulunması, kara büyü ile pek de ilgili olmaması ise pek Wes Cravenvari bir senaryoya yol açmadığı için bu filmde hak ettiği yeri maalesef alamıyor.

Gecenin bir vakti beni psikobiyoloji ve nöroloji kitaplarıma döndüren, Internet’teki biyokimya ortamlarına sevk eden Craven üstada korkunç teşekkürlerimi iletiyorum buradan. 😉

Advertisements
 
Leave a comment

Posted by on June 25, 2006 in Cinema, General

 

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

 
%d bloggers like this: