RSS

1800'lü yıllarla dolu birkaç gün: The Illusionist, Husserl, Wilde, Rodin…

29 Aug

illusionist.jpgBirkaç günün özeti ve 1800’lü yıllar gezintisi:

Haftasonu Sabancı Müzesi‘ndeki Rodin sergisi ziyaret edildi. Heykel tarihinin ölümsüz isimlerinden Auguste Rodin‘in heykellerini, resimlerini ve antik heykel koleksiyonundaki nadide parçaları yakından görmek çok sağlam bir deneyimdi.

camille.jpg1840-1917 arasında dolu dolu bir hayat. Ama ne hayat! Aşırı gerçekçi ve ustaca bulunup “sen canlı modelden doğrudan kalıp çıkarıp yapmışsındır bunu!” diye suçlanmasına yol açan Bronz Çağı heykelinden tüm zamanların en meşhur heykeli Düşünen Adam‘a, efsanevi aşkı Camille Claudel ile yazışmalarından, Rainer Maria Rilke‘nin ona yolladığı hayranlık dolu mektuplara dek pek çok eser. Başdöndürücü ve belli belirsiz bir aura taşıyan onca heykel. Adem, Havva, Cehennem Kapısı, Balzac, yüzünde “Jüpiter, Pan ve Herkül’den bir şeyler taşıyan” Victor Hugo büstü… Bronzdan ve mermerden yayılan elektrik. Bilgece sözler, sanatın ne olduğu ve ne olmadığı, hayatın nasıl yaşanması gerektiği üstüne. “Biraz da Rodin gibi yaşamalı insan, en azından hayatının bir döneminde” dedirtecek türden anekdotlar.

Sergi öncesi Kahvaltıda Caz varmış meğer, güneş altında yokuş çıkan gençler biraz soluklanıp bir sigara tüttürmek isteyince kuruluverdik tepedeki banklardan birine. Lloyd Chisholm‘un “cool” trompeti ve Cengiz Baysal‘ın davulu ile kulaklarımızın pası bir nebze silindi. Burak Bedikyan’ın piyano solosunun tamamını dinlemek nasip olmadı, Rodin’i bekletmek yakışık almazdı 😉

Bir zamanlama notu: Sergideki 3 kata yayılmış eserlere şöyle bir göz atmak dahi yaklaşık 3 saat sürüyor, buna belgesel gösterimlerini de eklerseniz daha da uzayacaktır. Böylesine büyük ve değerli bir serginin hakkını vermek için en üst kattaki Boğaz manzaralı kafeye çıkıp soğuk suyunuzu ya da çayınızı kahvenizi yudumlayıp biraz ara vermenizde ve dinlenmiş halde devam etmenizde büyük fayda var. Sergi 3 Eylül yani bu Pazar günü sona eriyor, gitmek için hala fırsat var ve öğrenci bilet fiyatı da 3 YTL. (Gençlerin yüzündeki heyecanı ve coşkuyu izlemek bazen en az Rodin heykellerini izlemek kadar heyecan verici olabiliyor!)

Sergi sonrası bir film: The Illusionist. Bizim sinemalardaki ismi ile “Sihirbaz”. Esas oğlan Edward Norton ve rolünün hakkını veriyor. Yine de insan Başmüfettiş Uhl’u canlandıran Paul Giamatti‘ye şapka çıkarmadan geçemez, o muhteşem performans karşısında.

Steven Millhauser‘in “Eisenheim the Illusionist” başlıklı kısa öyküsünden esinlenilerek hazırlanmış filmimiz tahmin edilebileceği gibi 1800’lü yılların sonuna doğru geçiyor ve mekan da Viyana. Saraydaki genç düşes ile güzel güzel vakit geçiren köylü delikanlı “siz ayrı dünyaların insanısınız, bir daha seni düşes ile görürsek bacaklarını kırarız alimallah!” klişesine maruz kalıyor ve sonra ortalıktan kayboluyor. Bir daha kendisinden haber alınamıyor ve yaklaşık 15 yıl sonra Viyana’ya Eisenheim adında gözleri buram buram gizem kokan, esrarengiz mi esrarengiz, nereden çıkıp geldiği belli olmayan 30’lu yaşlarında bir adam varıyor. Varış o varış. Sihirbazımız öyle numaralar çeviriyor ki yani David Copperfield halt etmiş yanında. Sonuçta olanlar oluyor ve çocukluk aşkı ile karşılaşıyor. Tabii ki böyle bir atmosfere sinsi, kurnaz, entrikacı bir kötü adam lazım. Avusturya İmparatoru I. Joseph‘in oğlu Prens Rudolf da bunun için biçilmiş kaftan (filmde Prens Leopold olarak geçiyor). Politik emelleri doğrultusunda her türlü evlilik düzenlemesini yapmaya hazır olan Prens, düşes ve Sihirbaz arasında amansız bir mücadele başlıyor. Temposu gittikçe artan, gerilimi bir an bile düşmeyen film Olağan Şüpheliler’e taş çıkartan muhteşem bir final ile noktalanıyor. Sinema görsel bir sanattır ve “Sihirbaz” görselliğin hakkını veriyor. Müziklerini Philip Glass‘ın yaptığı filmde Eisenheim’ın çevirdiği numaraları izlerken dikkatli olun, ne de olsa “şeytanın bile aklına gelmez!” 😉

husserl.jpg

1800’lere devam, bu sefer konuğumuz 1859-1938 arasında yaşamış ve fenomenolojinin babası olarak da bilinen Edmund Husserl. Üstadın The Phenomenology of Internal Time-Consciousness isimli eserini kısa bir süre önce bitirdim.

The external stimulus engenders the quality through the pattern of physical processes involved, through the kinetic energy of physical processes, the intensity, and, through the continuation of the stimulus, the subjectively sensed duration. This, however, is an obvious error. To say that the stimulus endures is not to say that the sensation is sensed as enduring but only that sensastion also endures. The duration of sensation and the sensation of duration are different. And it is the same with sensation. The succession of sensations and the sensation of succession are not the same.

Görünen o ki zaman gibi çetin ceviz bir meseleye fizik ve psikoloji bakış açılarının dışında felsefi ve özel olarak da görüngübilim (fenomenoloji) açısından bakan Husserl’ın derdini anlamak için biraz daha çok okumam ve düşünmem gerekiyor. David L. Thompson’a bakılacak olursa kafası karışmış olan bir tek ben değilim sanırım:

A similar structure can be discovered if we describe the experience of a melody. Each note in a melody has a musical quality which depends on the place of the note in a sequence of notes. We do not hear a note as an objective frequency but as the musical quality that fits in at that point in the melody. Indeed moving the whole tune up an octave does not change the experience of the melody, although the objective frequency of every note is changed. Each note is heard in the context of the previous (and anticipated) notes. That is, the previous notes are still present to consciousness when we hear the current note, otherwise it wouldn’t be this note with this musical quality in this tune.

If we heard every note in isolation from the other notes of a melody, we couldn’t experience a melody. That is, if our consciousness were punctual, each note would have a life of its own and wouldn’t be part of a tune. We can only hear a tune if the previous notes somehow remain present while we are listening to the current note. This remaining-present is what Husserl calls retention. Similarly the note can only be experienced in its melodic quality if some future sequence of notes is at least vaguely anticipated in protention.

Imagine God listening in on a performance. God eternally hears all notes simultaneously. But this is not a melody, but a massive chord (or dischord!) Hence God, not being capable of temporal experience, could never have the experience of hearing a tune (not even Gregorian chant.)

If everything we experience is actually present in the now, then either we could only hear one tone at a time, and so never hear a melody, or else we must hear the one note while recollecting the previous sequence. But recollection cannot solve our problem here. Imagine a conductor who asked you to recollect say, three note, and then played the fourth! Clearly this would not be the experience of a melody. Alternatively, if the conductor had no faith in your ability at retention and tried to solve the problem by playing all four notes at the same time, you would still not hear the melody. That is, the retained notes are neither actually present in the same mode as the current note, nor are they recollected. The experience cannot be adequately described as the addition to the actually present note of something else which is actually present, either another sounding note or another recollected note.

The previous notes which are retained are the self-same notes that we previously heard. I don’t mean that they are copies of them, reproductions of them or representations of them.

Husserl attempted to explain his findings by means of a “diagram of time:”
Unfortunately, rather than enlighten the situation this diagram only added to the mysteries to unravel! Cairns and Zaner have attempted to clarify the situation by offering us a modified version illustrating the hearing of the sequences of notes ‘E,’ ‘G,’ ‘C,’ ‘B:’

oscarwilde.jpg1800’lerden kurtuşuş yok. eXpress dergisinin (baştaki “post” düşmüş görünüyor, daha iyi, tıpkı eski günlerdeki gibi) Ağustos sayısının içinden Oscar Wilde‘ın Sosyalizm ve İnsan Ruhu kitabı çıktı.

Bu Türkçe çeviriyi sıradışı kılan en önemli nokta ise tek numaralı sağdaki sayfalarda Wilde’ın tercümesi yer alırken sol taraftaki çift sayılı sayfalarda da Foucault’dan Bourdieu’ye, Haldun Simavi’den Adorno’ya dek pek çok kişiden alıntıların yer alıyor oluşu.

1837’de Brüksel’de toplanan Birinci İyilikseverler Kongresi’nde, Lille yakınlarındaki Marquette’in en zengin fabrikatörlerinden Bay Scrive, Kongre üyelerinin alkışları arasında, yerine getirilmiş bir ödevin soylu sevinci içinde şunları anlatıyordu: “Çocuklar için birtakım eğlence olanakları sağladık. Çalışırken şarkı söylemesini, yine çalışırken sayı saymasını öğretiyoruz onlara; eğlendiriyor bu onları ve geçimlerini sağlamak için gerekli 12 saatlik çalışmayı cesaretle kabul ediyorlar. — Paul Lafargue

Aşağıdaki paragraf bana “acaba Wilde, Tao Te Ching okumuş mudur?” sorusunu sordurttu:

Göreceğiz, harikulade bir şey olacak – insanın gerçek kendisi. Doğal biçiminde, kendiliğinden ortaya çıkıverecek, bir çiçek gibi, ya da bir ağacın gövermesi gibi. Çekişme yaşanmayacak. Hiçbir zaman tartışmayacak, karşı çıkmayacak. Bir şey kanıtlamayacak. Her şeyi bilecek. Ama bir yandan da bilgi edinme meselesiyle uğraşmayacak. Bilge olacak. Değeri maddi şeylerle ölçülmeyecek. Hiçbir şeyi olmayacak. Gene de her şeyi olacak, insan ondan ne alırsa alsın sahip olmayı sürdürecek, o denli zengin olacak. Durmadan başkalarının işine karışıp onlardan kendisi gibi olmasını istemeyecek. Onları farklı oldukları için sevecek. Başkalarının işine karışmamakla birlikte, hepsine yardım edecek, güzel bir şeyin sadece güzel olduğu için bize yardım etmesi gibi. İnsanın kendisi çok mucizevi bir şey olacak. Bir çocuğun kendisinin kendisi gibi mucizevi bir şey olacak.

Kitabın bir yerinde Wilde, İngiliz yasalarına göre mülkiyete karşı işlenen suçun, diğer şeylere karşı işlenenlere kıyasla çok daha sert cezalandırıldığından bahsettiğinde aklıma Dimaond’ın Collapse’ı geldi. Küçük hırsızlık suçlarından ötürü dolup taşan İngiliz hapishaneleri ve Avustralya’ya gönderilen “suçlular” (!).

Şimdi 1800’lü yıllar turuna ara verip 2000lere dönme zamanı…

Advertisements
 
Leave a comment

Posted by on August 29, 2006 in Cinema, General, Literature

 

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

 
%d bloggers like this: