RSS

Bir Körün Gözlerini Açmak İçin Hz. İsa mı Olmak Gerekir? Histerik Bilinç Üstüne

13 Oct

Genç psikiyatristin ilk vakası birkaç gün önce felç geçirdiği için hastaneye yatırılmış genç bir kadındı. Kadının bacak kaslarında ve beynindeki motor kontrol merkezlerinde hiçbir problem bulamayan nörologlar bu garip vaka için en uygun yerin psikiyatri servisi olacağına kanaat getirmişlerdi. Fiziksel olarak hiçbir problem tespit edilememesine rağmen genç kadın yürüyemediğini söylüyor, yataktan zorla kaldırıldığında da tam bir felçli gibi yere yığılıveriyordu. Fizyologlara ve nörologlara pek olası gelmeyen bir şekilde “bir sabah birden bire iki bacağına da inme indiğini, bacaklarının artık tutmadığını,” söylüyordu.

Bacaklarınızda ve motor kontrol merkezlerinizde hiçbir problem olmadığı halde tıpkı bir felçli gibi ‘hissedebilir’ misiniz? Gözlerinizde ve beyninizdeki görme merkezlerinde hiçbir nörolojik hasar tespit edilemediği halde görme engelli olduğunuzu iddia edebilir ve o şekilde davranabilir misiniz? Bu durumda yalan mı söylüyorsunuzdur yoksa gerçekten de size felçli, kör, vb. imişsiniz gibi muamele edip yardımcı olmak, tedavi etmeye çalışmak mı gerekir?

Kendisinden ilk kez IMAGO dergisi aracılığı ile haberdar olduğum psikiyatrist hekim Saffet Murat Tura‘nın son kitabı “Histerik Bilinç“i kısa süre önce bitirmiş ve bilinç üstüne anadilimde böyle çarpıcı ve değerli bir kitap okuduğum için çok heyecanlanmıştım. Ve şimdi nihayet kitapla ilgili eleştirilerimi yazacak zamanı bulabildim.

Öncelikli olarak belki de tekrar tekrar vurgulanması gereken şey, 70 milyonluk ülkemizde bilişsel bilim, bilinç çalışmaları, vb. konularda dünya literatürünü takip eden bir avuç sayıda insan olduğu ve Saffet Murat Tura’nın da bunlardan biri olarak çok kaliteli ve özgün tezler içeren bir esere imza atmış olduğu. Ülkemizde genellikle bazı konularda yurtdışındaki büyük üniversitelerdeki ‘saygın’ profesörlerin ve araştırmacıların kitapları, makaleleri okunur ve bunlar entelektüel gündemimizi belirler. Türkiye’de yaşayıp, burada araştırma ve yayın yapıp dünyadaki entelektüel gündemi belirlemek ise pek çok sebepten bir hayli zor bir iştir. Bunu başarmanın yolu da herhalde öncelikle anadili Türkçe olan ve Türkiye’de yaşayan insanların yine buradaki araştırmacıların yayınları ve tezlerini inceleyerek, tartışarak küresel gündeme yavaş yavaş katkıda bulunmaya başlamaları olacaktır. Tartışılacak eseri yazan kişinin tıp, nöroloji ve psikiyatri eğitimi almış olmasının yanısıra psikianaliz literatürüne de hakim olması, aynı zamanda pratik olarak vakalarla uğraşıyor olması tartışılacak eseri daha da önemli hale getirmektedir diye düşünüyorum.

Elbette kitabın olumlu ve olumsuz eleştirilebilecek pek çok noktası mevcut. Tura her ne kadar Türkçe terimler kullanmaya ve geliştirmeye bir hayli özen gösterse de yer yer ‘defekt’, ‘törapetik’ gibi sözcükler her ne kadar okumayı ve anlamayı engellemese de bazen zorlaştırabiliyor.

Tura’nın kitabın başında, bilinç problemi ile ilgili ele aldığı konulardan biri de meşhur ‘qualia‘ meselesi. Bu çetrefil konunun felsefeciler arasında dahi ne denli çetin tartışmalara yol açtığını düşündüğümüzde kitabın bu kısmının bir miktar kafa karıştırıcı olması belki de beklenen bir şey. Saffet Murat Tura klasik örneklere değiniyor ve kırmızı bir şey görüp ‘kırmızı’ dediğimizde yahut soyut olarak bir ‘kırmızılık’ düşündüğümüzde beynimizin ya da gözümüzün herhangi bir yerinde kırmızı herhangi bir şey bulunmadığını belirtiyor. Elbette aksini iddia eden olduğunu sanmıyorum, bu aşikar ama tabii bunun hemen ardından şu gelebiliyor: Benim kırmızım ile sizin kırmızınız aynı mı? Beynimizde aynı süreçler mi oluşuyor kırmızı bir şey gördüğümüzde? Bu durumda ben de belki şöyle diyebilirim: Bilinç açısından aynı olup olmaması çok mu önemli? En nihayetinde ‘kırmızı’ bizim için sadece bir ‘etiket’ ve bir şeye kırmızı deyip dememeyi yani onu bir kategoriye sokup sokmamayı da büyük ihtimalle bulanık mantık benzetilebilecek birtakım beyinsel bilgi işlem süreçleri ile hallediyor ve iletişim için kullanıyoruz. Tabii bu açıklamaya genellikle felsefecilerden şöyle bir düşünce deneyi ile karşı saldırı geliyor: Peki ama hiçbir ‘kırmızı’ cismin, ışığın, vs. bulunmadığı büyük bir laboratuvarda tüm hayatını geçirmiş bir bilimci düşünelim, bu kişi renkler üzerine çalışıyor olsun ve ışığın özellikleri, elektromanyetik dalgalar, çeşitli dalga boylarındaki ışık dalgaları hakkında uzman olsun. Bu kişi bir gün o laboratuvardan çıkıp kırmızı bir cisimle karşılaşırsa ‘algıladığı’ şey ne olacaktır? Bizim aynı cismi gördüğümüzde algıladığımız şeyle aynı mı olacaktır? Tura belki de ‘qualia’ benzeri çetrefil ve felsefi probleme girişte odaklanmak yerine hiçbir fiziksel hasarı görünmediği halde 1 ay kadar süre felçli kalan vaka üzerine daha da odaklansa belki daha güzel olurdu diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Eleştirilebilecek bir başka nokta ise Tura’nın önce bir yerde hafızanın detayları biliniyor deyip Kandel‘e göndermede bulunması. Oysa bizzat Tura’nın çevirip IMAGO’da yayımladığı iki Kandel makalesinde de açık ve çok güzel şekilde görülebildiği gibi bırakalım insan hafızasını, daha az karmaşık canlı beyinlerindeki hafıza ve öğrenme süreçlerine dair nörolojik olarak bilinmeyen, karanlıkta kalan pek çok nokta mevcut.

Yine kitabın başlarında hafıza ile ilgili en önemli ayrımlardan biri olan prosedürel hafiza / deklaratif hafıza ayrımı gayet kolay anlaşılabilir şekilde yapılıyor ancak tam da bu konuda bahsederken belki de bu ayrıma yol açan en somut örneklerden biri olan meşhur H.M. vakasına göndermede bulunmaması şaşırtıcı.Tura bu vakadan ve önemli özelliklerinden bahsetse idi kitabın kısmen hitap etmeye çalıştığı uzman olmayan okura da önemli bir bilgi ve vizyon kazandırmış olurdu diye düşünüyorum. Buna benzer bir şekilde 198. sayfada ‘hazırlık potansiyeli‘nden bahseden Tura’nın Libet‘in çalışmalarına göndermede bulunmasını ya da en azından kaynakçada yer vermesini beklerdim.

Kitabın 76. sayfasının başında bazı önemli sorunları ele alan Tura beni yine biraz şaşırtmış halde, sanırım kast ettiği şöyle bir şey: “Beyin ‘basit’ bir örüntü eşleştirme (pattern matching) işlevinden fazlasını mı yapıyor?” Yani ‘bu kadarcık’ bir şeyi yakıştıramıyoruz herhalde beynimize ve “işin içine bilinç de giriyor olabilir, kırmızıyı ‘aslında’ o bilinç ile algılıyor olabiliriz, basit bir örüntü tanıma işlevi gerçekleştirmiyor olabilir beyin” mi denmek isteniyor?

Bence hem bu hem de Tura’nın deyişi ile ‘fenomenal’ bilincin devreye girmesi de birlikte olabilir yani neden birbirlerini dışlasınlar? O ‘basit’ (ki biliyoruz ki hiç de basit, kolay filan değil, benzer sistemleri kurmak epey vaktimizi aldi yapay sistemlerle ve hala insan kadar iyi değil makinalar) örüntü (pattern) tanıma ve bunu KRIMIZI, ANNEM, KAYINPEDERIM, 100-ABD-DOLARI gibi şeylerle eşlestirme düsük seviyeli ‘mekanik’ işlevler gerceklesmeden herhalde fenonmenal şekilde de gercekleşmez diye düşünüyorum. Yani kortikal körlük ya da fenomenal körlük filan olabilir ama en düşük seviyeli şey olmadan üst seviyeli şey de olamaz, yani ‘fenomenal bilinc’ ile görüyor olabilirim ama alt sistemler bozuk şeklinde bir vaka mümkün olmasa gerek. Ve bir şeyi KIRMIZI diye ‘fenomenal bilinç’ ile algılama işlevi de bunun üzerine
biner, bir nevi belki yan üründür, onu çeşitli şekillerde kafamıza ‘dil’ yetimizle bağlantılı olarak manipüle ediyor olabiliriz. Tabii bu meseleyi dilden bağımsız düsünülebilir mi bilmiyorum.

Hazır konu beyin ve düşük seviyeli bilgi işlemeden, örüntü tanımadan, vs. açılmışken bence Tura 77. sayfada yazdıklarından ötürü bir teşekkürü hak ediyor çünkü maalesef bilimciler de dahil olmak üzere pek çok insan bilgisayarlar konusunda hala epey yanlış, karmaşık ve hatalı düşünüyor, bu da terminolojik çöplüğe, zaman zaman da içinden çıkılması zor, belki de ‘yanlış’ problemlere yol açıyor. Uzun lafın kısası Tura’nın belirttiği gibi ‘çünkü Edelman’ın nöral Darvinizminin de son tahlilde matematik enformasyon teorisi temelinde ifade edilebileceğini ve beyni bildiğimiz anlamda bir bilgisayara indirgemese de bir tür doğal enformatik aygıt olarak ele almamıza imkan verdiğini düşünüyorum.’

Her ne kadar Tura’nın beyne bilgi işlemsel bakış açısı yukarıdaki gibi olsa da hemen ardından kendisi Penrose’a da göndermede bulunuyor. Oysa Penrose’un temel argümanı Gödel’in meşhur ispatına ve kuantum mekaniğine dayanarak birebir beyin gibi bir yapı kurulmadığı sürece bugünkü bilgisayar mimarileri ile gerçek anlamda zeki ve yaratıcı bir kurulamayacağı yönünde. Ne var ki Turing’in durma problemi ve Gödel’in teoremini yapay zekâ bağlamında aksi yönde bir kanıt ya da argüman olarak kullanmak da epey sorunlu görünüyor ve bunu en güzel şekilde açıklayan makalelerden biri de Aaron Sloman‘in ‘The Emperor’s Real Mind‘ başlıklı makalesi (bu adreste de bazı yorumlar okunabilir. Sloman’ın web sayfası: http://www.cs.bham.ac.uk/~axs/.)

Tura’nın kitabında ilginç bulduğum bir başka yaklaşım da bilgisayarı ‘karanlık’ olarak nitelemesi, oysa ben tam tersini söylerdim ve aydınlık derdim. Aydınlık çünkü en azından tek bir bilgisayarı ele aldığımızda moleküler düzeyden çok daha yüksek uygulama düzeyine kadar o aygıtın donanımsal ve yazılımsal olarak nasıl çalıştığı tüm detayları ile tarafımızdan biliniyor halde.

Kitabı değerli kılan en önemli unsurlardan biri de moleküler nöroloji düzeyinden bir hayli kopuk olarak gelişmiş ve pek çok bilimci tarafından günümüzde bilimsel olarak kıymet-i harbiyesi bulunmadığı düşünülen psikanalitik yaklaşımdaki bazı önemli fikirleri modern beyin bilimleri ve bilinç araştırmaları bağlamında bir çerçeveye oturup açıklaması ve ufuk geliştirmesi. Benzer yaklaşımın Nobel ödüllü araştırmacı Kandel tarafından da sergilendiği düşünülürse gelecek yıllardaki araştırmalar için bu bakış açısının ne kadar önemli bir yol çizdiğini tahmin etmek mümkün olabilir.

Tura, kuantum mekaniği ile ilgili çok kısa ve kolay anlaşılabilir bir giriş yapıp alana dair önemli problemler ve farklı bakış açılarını ele aldıktan sonra şimdiye dek gördüğüm en ilginç tezlerden biri ile bitiriyor kitabını: Belki de üst düzey bilinç işlevleri dediğimiz şeyler ve meşhur bağlama problemi sadece zaman alanında (time domain) gerçekleşen işlevlerdir:

Birçok insan bilincin bilimsel olarak açıklanamayacağını düşünür. Acaba sahiden de açıklanamaz mı bilinç? Bence bir doğa olayı olduğuna göre fenomenal bilincin de açıklanabilmesi lazım. Ancak bu açıklama muhtemelen günümüz doğa biliminin yapısını kökten değiştirmemizi gerektirecek. Günümüz doğa bilimi uzay-zamanda geçen ve enerji değeri olan süreçleri doğa olayı kabul eder. Oysa bilinç fenomenleriyle birlikte hem uzayda yer aldıkları hem de enerji değeri taşıdıkları şüpheli olgularla karşılaşıyoruz. Bu tür doğa olaylarını anlamak için bilimin temel kavramlarında köklü değişiklikler yapmamız gerekir. Aslına bakarsanız kuantum mekaniğinde bu değişiklik ihtiyacının bazı ipuçları var. Mesela olasılık dalgaları kavramını ele alalım. Bunları sadece pozitivist bir hesap kolaylığı gibi mi düşünmeliyiz, yoksa bunlar bize doğanın henüz düşünemediğimiz bir yönünü mü gösteriyor?

Bu olasılık dalgaları basit bir hesap kolaylığı olsaydı hiç ölçümlerinde girişim yaparak fiziksel deneyin sonucunu nasıl etkileyebilirlerdi? Bunlar sadece zamanda veya başka bir boyutta var olan gerçek doğal oluşumlar olmasın? Nitekim bilinç fenomenlerinin de sadece zamanda yer alması muhtemel doğal oluşumlar olduğunu düşünmüyor muyuz? Eğer olasılık dalgaları zamanda var olan doğal oluşumlarsa EPR paradoksu da, yerel-olmama da açıklık kazanacaktır.

Bilimin başındayız henüz.

Advertisements
 
1 Comment

Posted by on October 13, 2007 in CogSci, General, psychology

 

One response to “Bir Körün Gözlerini Açmak İçin Hz. İsa mı Olmak Gerekir? Histerik Bilinç Üstüne

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

 
%d bloggers like this: